Yusuf ALİOĞLU Aynada Efendi Gören ‘Köle’
Yazı Detayı
30 Temmuz 2021 - Cuma 15:55 Bu yazı 2895 kez okundu
 
Aynada Efendi Gören ‘Köle’
Yusuf ALİOĞLU
 
 

Biz insanların elinden çekmediği sıkıntı ve sömürü, görmediği tahrif, tağyir ve tebdil kalmayan kelimelerden biri de ‘özgürlük’tür.

 

İnsanlık ile paylaşılan ilk diyalog olarak İblis’in Adem’e secde etmeyişinden, Adem ve eşinin yasak ağaca yaklaşmama emri karşısında hür iradeleri ile sınırı aşmalarına kadar özgürlük konusu tüm insanlığın mitolojik ve reel dünyada tartıştığı son derece netameli ve bir o kadar da cezbedici bir konudur.

 

Özgürlük nedir, özgür olan kimdir, özgürlüğün sınırları neresidir, varlığın özgürlük ile ilişkisi zorunlu ve rasyonel midir gibi birçok soru ve sorunsal, din, tarih ve ideolojilerin döl yatağından eksik olmayan röper konulardan biri olarak post modern zamanlara erişildi.

 

Bu süreçte ilginç ironik resimler geçti insanlığın seyir defterinden. Özgürlük anıtı gibi yükselen ve son derece iddialı olan militan söylemlerin teoriden pratiğe uzanan süreçlerinde uç veren aldatıcı, baskıcı, tek tipleştirici, sömürücü yönleri ile; tarih dışı, irrasyonel, geleneksel, feodal ve mistik bulunan bazı anlayış ve çevrelerin görece serbestiyet yanlısı, ademi merkeziyetçi ve çoğulcu pratikleri birikti bu defterde.

 

Dönemsel olarak özgürlük, toplumsal yeniden üretimin en elverişli nesnesi halinde farklı tezgahlarda, farklı jelatinler içinde iktidarın ya da egemen ideolojinin en etkili araçlarından biri olarak kullanıldı.

 

Hegel’yen okuma ile tahlilimizi sürdürecek olursak aslında sömürgeci özgürlükçüler ile özgürlükçü sömürgelerin ikisi de iktidar karşısında öğretilmiş rollerini oynayan aparatlar idi.

 

Senaryonun özü ‘egemen ideoloji’ye itaat idi. Bu anlamda kadim bir tartışma olan ‘efendiler mi kölelik düzenini yarattı yoksa köleler mi efendilerini yarattı’ konusunu da burada anmamız gerekiyor.

 

Özgül ağırlığı ve kullanım alanının kontrol edilmezliği ile önemli bir kavramsal tehdit olan özgürlük konusunu Ulrich Beck’in ‘Risk Toplumu’ çalışması dolayımında da okuyabiliriz. Günümüz toplumlarının sorunlarını tespit etmeye ve bunlara çözüm önerileri ortaya koymaya çalışan Beck’in penceresinden baktığımızda batıdan doğuya, gelişmişlik düzeyi farklı toplumların hemen tamamında farklı okunan bir ‘özgürlük’ kavramı olduğunu söyleyebiliriz.

 

Aynı kavramın coğrafya, sanayi, sermaye, emek, din, kültür, alt yapı ve üst yapı kurumları gibi farklı bileşenlerin etkisi ile efendinin özgürlüğü, kölelerin özgürlüğü ve egemen ideolojinin köle özgürleri şeklinde geniş kullanımlı bir sonuca çıkması da algı dünyasındaki yolculuğumuzun iniş ve çıkışlarına dair önemli bir göstergedir.

 

Bu tablo post modern zamanlara erişen insanoğlunun zihinsel düzlemde bir ‘toplumsal tıkanma’ yaşadığını göstermektedir.

 

Benzer şekilde Karl Marks’ın ‘yabancılaşma’ kavramı ile özetlediği ve bir anlamda tıkanmayı ifade eden durum da efendi ve kölenin özgürlük tanımlarındaki savrulmalarına dair önemli bir yaklaşım olarak değerlendirilebilir.

 

Çünkü özgür olduğunu haykıran modern insan, düşünen, davranış üreten, ilişkiler zinciri içinde müstakil bir halka olan özne değil, gücünün yarattığı dışsal dünyaya teslimiyetini arz etmiş zavallı bir nesnedir.

 

Kendi emeği ile inşa ettiği hapishanenin kaçkın müdavimidir. 

 

Bu anlamda Kur’an’da geçen ‘Ellerinizle yonttuklarınıza mı tapıyorsunuz’ (Saffat, 95) mealindeki ifade, özgürlüğün yitirilmesine, kavrayış ve konum tanımlama yeteneğinin felç olmasına ve kendi ürettikleri önünde diz çökerek köleleşen benliklere dair son derece önemli bilgiler ve uyarılar sunmaktadır.

 

Böylece, Baudrillard’ı hatırlatan bir yaklaşımla, köleci aklın aslında öteki tarafından mahrum bırakılması değil, ötekinden mahrum olmak hatta ötekinin yokluğunda üretmek zorunda kalmak diyalektiği ön plana çıkar ki bu da Hegel’e ait efendi-köle diyalektiğinin ta kendisidir.

 

Efendi-köle sarmalının yarattığı zihinsel ve düşünsel bulanıklık ile davranış körlüğü gölgesindeki bir dünya ve zaman için Bauman, ‘artık hiçbir şey güvenli değildir; gün belirsizlik ve kuşkunun günüdür’ der.

 

Bu akışkan faşizm karşısında kavramların tutunması ve müktesebatlarını muhafaza edip yarınlara taşıyabilmeleri hayli zorlaşmaktadır.

 

Tıkanış sosyolojisini Byung Chul Han’ın yaklaşık on yıl önce Almanya’da yayımlanan ‘Yorgunluk Toplumu’ adlı eserindeki tezleri ile birlikte okuduğumuzda post modern zamanların patolojik karakterini daha iyi teşhis edebiliriz.

 

Yorgunluk Toplumu’nun din bağlamındaki özgürlük tasavvuru yakın plana alındığında insanlar arasındaki seküler eşitlemenin ve yeniden tanımlanan tanrısallığın, dindarlığı artan ve eksilen bir metaya, bitimsiz bir haz alanına dönüştürdüğü görülecektir. Dinsel olana yoğun müdahaleler Han’ın tabiriyle toplumda ‘din yorgunluğu’ yaratmış ve insanlar ‘derin sıkıntılar’ içinde maneviyata dair bazı yeteneklerini kaybettiklerinden özgürlük gibi alanlarda da konum bunalımı yaşamaya başlamışlardır.

 

Bütün bu çözümlemeleri ‘kelebek etkisi’ metaforu ile yan yana getirdiğimizde kurumsal ve kuramsal müdahalelerin geniş alanlarda büyük zihinsel dönüşümler yarattığını ve insanlığın topyekûn bu durumdan etkilendiğini söyleyebiliriz.

 

Bu anlamda; Antik Yunan’da üretilen eserler, Hz. İsa’nın mesajı, Roma dönemi, Pers ve Roma çatışması, İslam medeniyeti, sanayi devrimi, modernizm, teknik ve teknoloji ile post modern zamanlar gibi ana kavşaklar ve muhayyileye açılan büyük arterler üzerinden yaratılan bakış açıları özgürlük özelinde anlam arayışı içinde olan insanın ana adresleridir.

 

Zihinsel ve ruhsal dinginliğini yitiren insanın yörüngeden çıkmış serseri bir uzay mekiği gibi sağa sola çarpması ve amuda kaldırılmış kavramlarla düşünce sistemi kurmaya çalışması da onun özeti gibi durmaktadır karşımızda.

 

Modern puthanelerin hammaddeleri ile meşguliyeti ve put yapıcılar ile anılmayı bir üstünlük alameti sayan zamanın insanı kendi içinde yarattığı efendisi ile kendi zihnini, bedenini ve ürünlerini kamçılayarak aslında kendini sömürmektedir.

 

Kralın sofrasına kurulmanın, aile fotoğraflarına girmenin,  magazin dünyasının etkin isimleri ile anılmanın, sosyal medya profillerinde siyasal ikonlar paylaşmanın ya da Samiri misali elçinin izinden bir tutam almanın aslında sömürü düzeninin ‘Tarihin Sonu’ aldatmacası ile kendini yarınlara taşıdığı liberal versiyonundan başkası değil.

 

Zihninde yarattığı efendi ve köle imgeleri üzerinden büyük yıkımlara ve acılara neden olan, özneden nesneye düşüş/hubut yaşayan insanın bu ‘aklından zoru var/depresyon’ halleri Foucault’yu ve ‘Deliliğin Tarihi’ni hatırlatır bizlere.

 

Varoluşsal özgürlük söyleminin deterministik özgürlük ile malul hallerini gözleriz bu tuvalde. Byung Chul Han’ın ifadesiyle, özgürlüğü mecburiyete dönüştüren insan aslında tükenme noktasına kadar kendisini tutkuyla sömürmektedir. Modern insanın sermaye temerküzü, kariyer ve eğlence (birileri buna kasa, masa, nisa demişti) triosu karşısında aklı ve ahlakı örten gönüllü kulluğu bu sömürünün üretim bantlarına düşen yansımasıdır.  

 

Doymak bilmez arzuları ve tükettikçe bitimsiz doyum rahminde kendini yitiren insan, kullanılacak ve tüketilecek ‘nihai eşya’ olarak kendisine dönmekte; bedenini örten yapraklar ve benliğinde şaklattığı kırbaç ile kendini aynada efendi gören köleyi oynamaya devam etmektedir.

 
Etiketler: Aynada, Efendi, Gören, ‘Köle’,
Yorumlar
Haber Yazılımı